« Önceki ::

Yanmakta Güzeldir Bazen Yakan Değerli İse

Yorum (2) Yorum yaz!

Kalpten Çıkan Kalbi Bulur


Büyüklerin yanında, hizmetinde ve sohbetinde bulunmak, başlı başına bir talim ve terbiye fırsatıdır.
Onların oturuşu, kalkışı, hâl ve sözleri insanın o ân farkında olmadığı bir çok kıymetler taşır.
Gün gelip de balık sudan ayrılınca onun kıymetini daha iyi anlar.

Biz de hayatımız boyunca pek çok büyük insanla hasb-i hâl etme ve onlardan feyz alma imkânına kavuştuk, elhamdülillâh!
Onlardan devşirdiğimiz güzel ahlâk, düstur ve hakîkatlerin pek çoğundan hayatımız boyunca istifade ettik ve ediyoruz.

Bu yazımızda da o güzel insanlardan biri olan merhûm Mûsâ Topbaş Efendi'nin güzel sözlerinden kıymetli nasihatler seçmeye çalıştık. Yazdıklarımızın başta kendimiz olmak üzere, bütün kardeşlerimize hayır ve bereket getirmesini niyaz ederiz.

* İnsan, Rabbini severse, herkesi sever. Bu sevgi, gün gelir o kadar şiddetlenir ki, merhamet, muhabbet ve tefekkürü, hasta hayvânâta kadar uzanır. Yaratandan ötürü yaratılanlara şefkat ve sevgi gösterir.

*Bir kişinin ahlâkı güzelleşirse, bu hâl onun bütün âzâlarından belli olur. Bunun için insanların gönlüne girmek lâzımdır.


* Dünya işi de gayretsiz olmuyor.


* "Sevgi" çok mühimdir. Başta Cenab-ı Hakk'a, sonra Sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimize, daha sonra ise Allah dostlarına muhabbet ve teslimiyet olmalıdır. Sonra diğer sevgiler gönlümüze girebilir.


* Her şeyin başında "Allah rızası" bulunmalı; başka gayelere yer verilmemelidir. İş maddiyâta dökülünce bağlar gevşer. İkinci mevzû "ihlas" tır. Mevlânâ Hazretleri'nin buyurduğu gibi, "Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!.." Kalbinle dilin bir olsun. Arkadan "teslimiyet" gelir. Teslimiyeti olan rahata kavuşur. Teslimiyet ehli, fuzûlî sevinmez, boş yere öfkelenmez.


* Hayatımız hep itidâlli olmalıdır. Hiçbir şeyin aşırısı hoş değildir. Dünyanın gelip geçici bir misafirhâne olduğunu her fırsatta nefse hatırlatmalıdır. Çünkü insan zayıftır, çabuk unutur.

* Bazı hanımlar, gözünün ancak yarısı görünecek şekilde örtünüyor; ama kızı yanında tesettürsüz dolaşıyor. Bundan da hiç rahatsız olmuyor. Bu hâl, ya gafletten ileri gelir; ya da evladını hiç sevmemekten. Kendisi cennete gitmek istiyor da, evladının ateşe düşmesine göz yumuyor. Böyle annelik-babalık olmaz. Anne babalar, çocuklarıyla ilgilenmeli, onların eğitim ve terbiyesini ihmal etmemelidir. Onlara her şeyden önce Allah ve Peygamber sevgisini aşılamalı; evliyaullahı tanıtmalıdır. Aksi hâlde son pişmanlık, fayda vermez.

* Bazıları nasihat ettiğimiz zaman söz dinler gibi oluyor, ama işine gelmeyen bir mevzû oldu mu, onu da gizli gizli yürütüyor. İnsanın gizlisini de, açıktan yaptıklarını da bilen bir Zât -celle celâlühû- var. Kıyâmet günü o zât, içimizden geçenleri bile bize birbir haber verecek!.. Kimden, neyi saklıyoruz? Allah şuur ve basîret versin!..


* Bütün mesele kalbe îmânın yerleşmesi... Nasihatlerin kulaktan kalbe inmesi için, söyleyenlerin de o söyledikleriyle amel etmesi gerekir. Kalpten çıkan söz kalbi bulur. Dudaktan dökülen kulakta kalır.


* Hayatımızı bir nizama koymanın vakti geldi de geçiyor bile! Vaktimizin kıymetini bilmeli, saate riâyet etmeliyiz. Ömürler çok mahdut.. Yapacak çok iş var. Gece gündüz çalışsak bile dünyaya ait bütün işleri yoluna koymamız mümkün değil; öyleyse asıl gayretimizi ebedî âlemde karşımıza çıkacak şeylere sarfetmeliyiz.

Yorum (1) Yorum yaz!

Evlenince Bir Çift Ayakkabı mı Olacağız?


Kapının pervazına dokununca, sivrilmiş bir kıymık elini hafifçe çizdi.
Birkaç kan damlası birikti, karardı ama akmadı. Küçük bir “ah” dedi ve sonra yuttu bu “ah”ı.

İçeride bir dünya kurulduğunu biliyordu ama ya bu dünya kalbinin enkazı üstüne kuruluyorsa?
Gittikçe sıkıntı bastı.
Holde dolanıyor, biraz sonra bitecek bir mahpusluğun geçmek bilmeyen son dakikalarını yaşıyordu.
Kapıların hepsi asi bir gelin gibi, gri kilitleri boyunlarına takınmıştı.
Duvardaki resim çerçeveleri bu holün dış âleme açılan tek pencereleriydi sanki.
Yarı karanlık bu yer belki altı metrekareydi ama içinde büyüttüğü evhamlar her kareyi doldurmaya yetiyordu.
Bir an ayakkabılara ilişti gözü.
Çatlamış betonun üzerine çıkarılmış,birbirinden bağımsız ama birbirinin tamamlayıcısı bir çift ayakkabı…
“karı-koca gibi” dedi içinden.
Biri nereye giderse öteki de oraya gider; kâh biri öndedir, kâh diğeri…
Biri tenden soyununca diğeri de soyunur, biri eskiyince diğeri de eskir ama nedense biri hep diğerinden önce delinir.
Arkadan vuranı da çoktur, öne destek olanı da…
“ayakkabı işte” dedi bir çifti tutup düzeltirken…
Ayrı duran “iki” yi “bir” ledi, uçlarını aynı yöne çevirdi.
Gelen gencin ayakkabısıydı bunlar, biraz eskiceydi.
Demek ki giyecek daha iyi bir ayakkabısı yoktu.
Bunlara ihanet etmediğine ve hemen değiştirip atmadığına göre kanaatkâr birisidir diye düşündü…
Demek ki bir ucu Hz. İsa’dandı…
Ayakkabı bağlarına takılmış ot tohumları çarptı gözüne birden.
İçinden “öndeki yoldan değil arkadaki patikadan gelmiş” dedi.
Evin önü asfalttı ve tüm mahalleli bu yolu kullanırdı.
Kimse kestirme olan arazi yolunu sevmezdi.
Sanki toprak ve çamur kendilerine çok uzakmış gibi kaçarlardı bu patikadan. Oysa o çok severdi bu yolu, yalnızlığını yolun iki tarafına saça saça yürürdü. Saçtığı yalnızlıklar toprağa karışırdı, kendisi felaha.
“o yolu kullanmış” dedi.
Bu tohumlar benim de eteğime yapışır her seferinde.
Toprağı seviyor dedi ve minik bir gülümseme ekledi düşüncelerine.
Demek ki bir ucu Hz. Âdem’dendi.
Bir ara kapı aralandı ve ellerini gördü misafirin.
İri ve damar damardı elleri.
Okumuş diyorlardı ama elleri neden yıpranmış acaba dedi içinden.
Bu bir anlık bakışa perçinlenen resim; sanki bünyesinde mücadeleyi besliyordu.
“Eller bulutlar gibi hafifse dokunmamıştır demire yahut küreğe; beyazsa ve kararmamışsa, ne mürekkep izinden nasip almıştır, ne de duvar sıvasından”. Çalışan o eller sıva karmış, mala tutmuş gibiydi…
Demek ki bir ucu Hz. İbrahim’dendi.
Şimdi sesini duyuyordu gencin, ağır ağır konuşuyordu.
Kelimeleri; bir kemalat torbasına elini daldırıp seçer gibi alıyor ve dudaklarına yerleştiriyordu.
Sesi ahenkliydi.
“Kaba söz, kaba bir bedenden çığ gibi düşer, düştüğü yeri hayattan koparır. Katı ve sertçe söylenmiş her harf, diğer harflerden zifte batırılarak ayrılmıştır kenara.
Serkeş bir dile değdiğine pişman olup ortasından kırılır nazlı elifler…”
O çok nazikti.
Sesi kuşdiline çarpıp dönüyor gibiydi.
Demek ki bir ucu Hz.Süleyman’dandı.
Ne güzeldi dilinde en sevgili.
Efendimizden bahsediyordu.
Kendiyle birlikte Efendimizin aşkını da getirmişti.
Yastık örtüleri daha da beyazlamış, çiçekli danteller gülümsemişti.
Cama meyleden sardunya, bir yaprağını bu tarafa çevirmişti.
Sehpadan düşen tespih sanki vecde gelmişti.
Efendimiz diline değmişti ya sanki tüm oda aydınlanmış, eşyaların özünde kandiller yanmıştı.
Sevindi onun Efendisini sevdiğine.
Demek ki bir ucu Hz. Muhammed Mustafa’dandı(sav).
Methini çok duymuştu gencin ama yüzünü hiç görmemişti.
“Boyu posu, kaşı gözü bir tavada eritmeli takva ölçeğine dökmeli dedi sessizce.
Tüm beşerin gözlerini bir zindana hapsedip, hadi gönül gözlerinizi açın diye bağırmalı.”
Kasları yavaş yavaş gevşiyordu nedense.
“çok komik dedi biz şimdi evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?”, gülümsedi.
Ben eteklerimi kapı eşiklerine değdirerek geçerken onun bir bakışından anlayacağım acıktığını ve aynanın karşısında tıraş olurken bir bakışımdan anlayacak sofranın hazırlandığını.
Sonra bir anda açıldı kapı, az önce zindana kilitlediği gözlerin içinden sıyrılan o iki göz esaretten kaçıp çoktan yerleşmişti gencin yüzüne.
Bir anda ruhunda yağmurlar başladı, midesinde bir dağ peydahlandı sanki dizleri sağa sola kayan ayaklarına hükmedemez oldu.
Kafasını çevirdi, boynunu çevirdi, kaşlarını-ağzını – burnunu çevirdi ama gözlerini bir türlü çeviremiyordu.
Kapıyı açan kimdi bilmiyordu, yine o bilinmeyen kişi kapıyı kapattı, gözleri de kapının sarı tahtasına kapandı…
Dakikalardır dolanıp duran ayaklar o an sabit kaldı ve içinde yükselen dağın karları ağır ağır çözülmeye başladı…
Bir koku vardı içinde…
Kardelenler kokar mıydı?
Sanki ormanlarda dolaşan ruhu kör kuyulara atılmıştı da bir an rastladığı gözler o kuyunun çıkrığı olmuştu.
Güzellik;
Hafif esen bir rüzgâr gibi ferahlatıcı,
Pürüzsüz bir denizde yansıyan ışık gibi sakin…
Ay gibi haledendi….
Ve güzelliği çocukların ellerine bölüştürülen ekmek gibi sıcacıktı. İşte o an anladı gencin demek ki bu hali de Hz.Yusuf’tandı…
Ve yine anladı ki o kıymık elini neden peşinen kanatmıştı???
Ayşegül GENÇ-GENÇ-Ağustos'07

Yorum (yok) Yorum yaz!

Asistan Aranıyor.....

Hayatının işini bulsan ne iyi olurdu değil mi?
Geliri güzel, sosyal güvenliği cazip...
Emekliliği cennet hayatı gibi...
Gelişme ve yükselme vaadeden...
Çalışma ortamı rahat ve stressiz....
Patronu babacan, çalışanları sevecen....
Hakkının hiç yenmediği....
Bir işyerinde çalışsan...
Kendi işin daha güzel olurdu ama....
Biz şimdilik daha "muhtemel"i konuşalım.
Hayat da insanlar da o kadar cömert olmayabilir....
***
"Muhtemel" olandan da şüphelendin değil mi?
Ben de olsam öyle yapardım.
Kolay bulunmaz böyle bir iş çünkü.
Ama şüphelenme,gerçekten var.
Kadroları münhal ya da pozisyonları açık...
Hayatına hayat katabilecek kadar nitelikli...
Hayatını verebileceğin kadar kıymetli....
Emekliliğinde dönüp geriye pişman olmayacağın...
Aksine "iyi ki çalışmışım" diyebileceğin...
Seni herkesten ayrı ve farklı kılacak...
Seni senden bile daha değerli kılacak bir iş var.
***
Meraklanacaksın amaönce biraz detay vereceğim.
örneğin gelirinden bahsedeyim.
Geliri bildiğin gelirlerden biraz farklı...
Tek bir geliri yok; bir kaç çeşit ödemesi var.
Örneğin yaptığın işe göre hemen bir miktar peşin alıyorsun.
Maaş, ikramiye, prim ve emeklilik katkısı ayrıca var.
Sonra doğrudan patronla muhatapsın.
O da o kadar cömert ki...
Hiç aklından geçirmediğin ödemeler yapabiliyor.
***
Patron dedim de...
Böyle patron görmemişsindir eminim...
Öncelikle bir uyarıda bulunayım:
Onu hiç faka bastıramayacağını bilmen lazım.
Gözünün sürekli üzerinde olduğunu bileceksin.
Hatta aklından geçenleri bile okuyabileceğini....
Ama senin derdin bu değil zaten...
Sen hakkın gözetilsin istemiyor muydun?
İşte bu patron kadar hak gözeteni görülmemiştir.
Bu patron kadar insaflı, bu patron kadar hakşinas...
Ne yapsan ne etsen bulup çıkarıp önüne getiren,
Ve hakkın neyse fazlasıyla veren...
Hiçbir gayretini zayi etmeyecek birisi, inanmam,yoktur.
***
İşin sosyal güvenliğini mi merak ettin?
Doğrusu bu konuda da alternatifi yok.
Dünyanın her yerinde ve her zaman...
Hangi halde bulunursan bulun...
Tüm masraflarını kapsayan bir poliçen var...
Düşünsene ne kadar cesur ve kendinden emin olurdun.
Dahası bu poliçenin yaptığın işe göre primi artıyor.
Yaptığın masrafları şirket hesabına yazman da cabası...
Riskle beraber gelirin de artıyor.
Acil durumda ummadığın yerlerden yardım alıyorsun.
Anlaşmalı firmalarının sınırı yok.
"Başka?" diyecek mecalin kaldı mı, merak ettim.
***
Emeklilik cennet hayatı gibi demiştim ya...
Aslında "gibi" si fazla biliyor musun?
Emekliliği cennet hayatının ta kendisi...
Hadi fazla uzatmayayım da neymiş bu iş öğren...
İşin adı Allah Asistanlığı...
İşin sahibi ve patronu Allah (c.c.)
Senin yapacağın iş ise O'na yardımcı olmak...
Hizmet etmek yani;O'na ve dinine...
Allah'ın yardımcısı olmak...
Evet,iş bu.
***
Dünyada bulunabilecek en güzel işle karşı karşıyasın.
Gelirinin bir kısmı peşindir;bir huzur ki içini cennet kılar.
Sosyal güvenliği caziptir,seni her yerde korur kollar.
Emekliliği cennettir.
Gelişme ve yükselme imkanları sonsuzdur.
Çalışma ortamları rahattır,haline gıpta ederler.
Diğer çalışanların hepsi seçilmiştir.
Patronun eşi ve benzeri yoktur.
Sever, aşık olur, canını bile verirsin.
Bu işi seçersen ayağın yere sağlam basar.
Ne ücretin eksilir, ne de haksızlığa uğrarsın.
Dünyada senden daha üstünü de bulunmaz..
***
Hayatının işini bulsan ne iyi olurdu değil mi?
İşte budur hayatının işi....
Bence hemen başvurunu yap,hiç durma!.
Böyle fırsat bir daha ele geçmez,boşuna bekleme!
Şu anki heyecan bir daha uğrar mı bilinmez.
Başvuru için yapman gereken gayet açık:
Gecenin üçünde kalkacaksın, 03.00 yani...
Tertemiz olduğunu hissettiğin bir abdestten sonra...
Sereceksin seccadeni karanlığın bağrına...
Rükûsu, secdesi uzamış iki rekat namaz kılacaksın.
Ve açacaksın ellerini semaya..
"Ya Rab" diyeceksin "Beni yardımcın kıl..."
"Beni Sana ve Senin dinine hizmet işinde istihdam et."
"Senin asistanın olmakla şerefleneyim Rabbim..."
"Amin" i melekler diyecek, şüphen olmasın.
-GENÇ-Eylül'07

Yorum (yok) Yorum yaz!

Artık Görmeyeceğim



Harun Kırkıl

Bazen bir şarkıdır takılır dilime, en sonunda sözlerini de içinde bulunduğum hâlet-i rûhiyeye göre değiştirir mırıldanır dururum.

Geçen gün bir hâdise yaşadım, o zamana kadar ki tecrübelerimin de üstüne tuz biber oldu. Bu olaydan sonra bir şarkıyı daha tahrif ettim.

Şimdilerde diyorum ki: “Artık görmeyeceğim, bütün kabahat benim…”

Bundan sonra size de görmemenizi tavsiye edeceğim ama, daha iyi anlayıp bana hak verebilmeniz için yaşadığım hadiseyi anlatmam gerektiğini düşünüyorum.

Çok sevdiğim bir kardeşimin ayağı kırılınca evlerine ziyarete gittim. Birkaç arkadaş beraber gidecektik aslına; fakat tek başıma kalmama rağmen vazgeçmedim:

“Beş dakika oturur, çıkarım canım n’olcak!” deyip bastım zile…

Havadan sudan muhabbet edip beş dakikanın dolmasını beklerken, yukarı ki daireden - ki onlar da hastamızın akrabası olurlar – bir davet geldi:

- Bu akşam bize buyurun hoş sohbet edelim. Yusuf’un misafir abisi de gelsin!

Kadir gecesi olmasa da Bayram’ın ikinci gecesi doğmuşum ya, nasibim gür, benim kabahatim yok:

“Zaten davet de yabancı yerden değil, hadi çıkıvereyim.” dedim.

Çıktık, bir de baktık ki, akşam namazı vaziyeti alınıyor biz de uyduk hâzır olan imama, durduk dîvâna…

Hayda… Olmadı şimdi! Önümdeki iki eleman namaz kılmayı bilmiyor!

Kıyamdayız, ellerin göbekte bağlı olması gerekir değil mi?

Ama yok, önümdeki iki kişi ellerini yana salmış, ayakta duruyorlar.

Siz diyeceksiniz ki; Koçum görmesene, sen namazda önündekine mi bakarsın?

Doğru ama ne yapayım takıldım bir kere… Keşke sadece görmekle kalsaydık.

Şeytanla başladık namazda muhabbete:

Cık cık cık… Şunlara bak namaz kılmayı bilmiyorlar…

Vallahi haklısın…

Yaşı kaç gösteriyor bir baksana Harun…

En aşağı yirmi…

Sen yirmi yaşına gel! Kıyamda nasıl durulur bilme!

Bunların işi yaş.

Aman neyse ben namazdayım. Onlarla meşgul olmamalıyım…

Çok doğru dedin Harun. Hem günahlarını almayalım. Belki yeni Müslüman olmuşlardır…

Aaaa… Bak ben hiç böyle düşünmemiştim. Olabilir.

İyi de madem bilmiyorsun, bari yanındaki nasıl kılıyorsa sen de onun gibi yap değil mi?

Öyle tabii! Yaşın gelmiş yirmiye, bunu da mı akıl edemiyorsun! Adam sen de…

Harun! İkinci rekatın secdesindesin bak ona göre…

Sübhâne rabbiye’l-a’lâ, Sübhâne rabbiye’l-a’lâ.

Hasbünallaaah. Namazım gidiyor bunların yüzünden yahu!

Ettehiyyâtü lillâhi vessalâvâtü..

Bak aklıma bir şey daha geldi. Bunlar dua biliyorlar mıdır sence?

Cık! Hiç zannetmem! He hee! Ellerini bağlamayı bilmiyorlar görmüyor musun?

Velhâsılı kelâm, böyle bir namaz kıldık. Namaz bitti, tesbihler çekildi…

Yerlerimize oturuncaya kadar, bizim namaz kılmayı bilmeyen elemanları süzdüm durdum. Bir iki kişiyle birlikte vıdı vıdı İngilizce konuşuyorlardı…

- Hıh! Sanki size kabirde “Can you speak English?” diye soracaklar. Kim bilir bu İngilizceyi öğrenmek için kaç ay kursa gittiler, diye homurdanıyordum,

çünkü bunların yüzünde yeni Müslüman olmuş yabancı hâli de yoktu.
Yüzleri gayet temiz… Hani bu da şaşılacak bir şey..

“Neyse sohbet başlayacak artık ben de bir yere geçeyim.” dedim.

Bu arada sohbetten önce kısa bir Kur’ân-ı Kerîm okunur ya teberrüken…

Kim okusun, kim okusun derlerken, bizim namaz kılmayı bilmeyip su gibi İngilizce konuşan artistleri takdim ettiler:

Efendim bu üç misafir arkadaş İspanyol… Üçü de hâfız…

….!

“Maşallah ne güzel. O zaman birisi Kur’ân okusun da dinleyelim.” buyuruldu…

Elemanlardan biri hemen başladı kıraate… Ben ne halde miyim? Bildiğin şok!

Şeytan damladı yine: “Hafız mıymış? Baltayı taşa mı vurduk şimdi ortak?”

Yahu bir git… Görmüyor musun Kâbe’nin imâmı gibi okuyor kerata…

Cık cık cık… Vay taklitçi vay… Hiç de sevmem taklit kıraati..

Allah aşkına bir sus ya… Bari Kur’ân’ı dinlememe müsaade et…

Tabi tabi dinlemek lâzım.

Ama helâl olsun vallahi. Mâlikî veya Hanbelî ayağına yatıp hiç çaktırmadı herifler. Resmen bizi kafalamışlar yaaw…

Demek öyle de oluyormuş namaz…

Hâfızların ki oldu mu olmadı mı bilemeyiz de, senin namaz sanki olmadı gibi…
Bunu bana şeytan diyor, bakar mısınız?

Siz tabi benim hâlime üzüldünüz!

Yok yok, üzülmeyin, kendim ettim kendim buldum.

Fakat keşke bu kadarla kalsaydı…

Dahası var ki şeytanın bile gözlerinden yaş geldi. Ama gülmekten…

Ben ellerim dizlerimde “Bâri anlatılanlardan istifade edeyim” diye sohbeti dinlerken, birden parmaklarımdan biri dikkatimi çekti:

“Anaa, dedim, bu da ne!”

Dikkatim dağıldı ya, şeytanımın aradığı fırsat doğdu:

“N’oldu Harun, bir şey mi oldu?”

Bak tırnağımın şurasından birazcık kan çıkmış, gördün mü?

Hiii!! Namazdan önce mi olmuştur, sonra mı?

Parmağımı kanatacak bir şey yapmadım ki şimdi! Garanti namazdan önce oldu.
Tüh tüh tüh… Dağılmış deme sakın!

Bir de sırıtıyor bak… Görmüyor musun dağılmış işte…

Sen az önce abdestsiz namaz kıldın öyle mi?! Allah sayınızı artırsın ne diyeyim!

Bak bak lafa bak. O niyeymiş o!!

Bana yapacak iş bırakmazsınız da ondan he heee…
Sen kendi işini kendin ifsâd ettikten sonra… He he hee..
Hadi bana müsaade, yapılacak çok iş var, dedi gitti şeytan…

Bense hüsran içinde Ziyâ Paşa’nın şu beyitlerini mırıldanıyordum:

Onlar ki verirler lâf ile dünyaya nizâmât
Bin bir türlü teseyyüp bulunur hânelerinde
Gökte yıldız arayıp nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde

Siz şimdi benim fikrime ister katılın isterse başımdan geçenlere gülmekten katılın, benim sözüm kendime.

Yavrum Harun:

“Bundan sonra yanlış bir şey görürsen, önce git abdest al! Bir de kendi hatalarınla meşgul ol, mümkünse başka bir şey görme! E mi canım benim!”

Yoksa… Millete çalım attım zannedip hep kendi kalene gol atarsın böyle!

Yorum (yok) Yorum yaz!


blackmores kingdom - greens.mp3
Download it at
mp3space.com